İnsanı Hayatta Tutan İki Zıt Güç: Biri Korur, Diğeri Yeniden Başlatır

 



İnsan, hayatı boyunca iki duygunun arasında yürür:

Güven ve korku.

Biri elini uzatmaya cesaret verir, diğeri o eli uzatırken dikkatli olmayı öğretir. Biri kapıları açar, diğeri hangi kapıdan geçeceğimizi sorgulatır. İlk bakışta birbirine zıt görünen bu iki duygu, aslında insanın yaşam yolculuğunda birbirinden bütünüyle ayrı düşünülemeyecek iki güçtür.

Çünkü insan ne yalnızca güvenerek ne de yalnızca korkarak yaşayabilir.

Güven olmadan insan bağ kuramaz, korku olmadan da kendini korumayı öğrenemez.

İnsan, hayatın bir yerinde mutlaka incinir. Bazen en çok güvendiği insan tarafından, bazen hiç beklemediği bir anda, bazen de kendi iyi niyetinin karşılığını bulamadığında…

Sonra kendine sözler verir.

Bir daha kimseye güvenmeyecektir. Bir daha kimseyi kendinden fazla sevmeyecek, bir başkasının varlığına bu kadar anlam yüklemeyecektir. Kalbinin kapılarını kapatacak, kendisini aynı acıyla yeniden karşılaşmaktan koruyacaktır.

Peki, insan verdiği bu sözleri ne kadar tutabilir?

Hayat, insanın kendi kendine çizdiği sınırların her zaman içinde kalabileceği kadar dar değildir. Gün gelir bir bakış, bir söz, bir karşılaşma ya da hiç hesapta olmayan bir yakınlık, kapattığını sandığı kapıları yeniden aralar.

Ve insan, bütün yaşadıklarına rağmen yeniden güvenir.

Yeniden sever.

Çünkü insanın içinde, yaşadığı acılardan daha uzun ömürlü bir şey vardır: Hayata bağlanma ihtiyacı.

Belki de güvenmek, hiç incinmeyeceğine inanmak değildir. Güvenmek, incinme ihtimalini bilmesine rağmen hayatla bağını bütünüyle koparmamaktır.

Peki, korku?

Korkuyu çoğu zaman aşmamız gereken bir engel gibi görürüz. Oysa korkunun da insan hayatında bir yeri, bir işlevi vardır. Bizi tehlikelere karşı uyarır, düşünmeye sevk eder, bazen atacağımız bir adımı yeniden değerlendirmemizi sağlar.

Korku, her zaman düşmanımız değildir. Bazen bizi koruyan sessiz bir uyarıdır.

Ancak her duyguda olduğu gibi korkuda da bir ölçü vardır.

Bizi koruyan korku ile yaşamaktan alıkoyan korku aynı şey değildir. Biri tehlikeyi fark ettirir, diğeri henüz yaşanmamış ihtimallerin içinde bizi esir alır. Biri adımlarımızı dikkatli atmamızı sağlar, diğeri yürümeyi unutturabilir.

İşte insanın öğrenmesi gereken, korkusuz olmak değil; korkusunun hayatını yönetmesine izin vermemektir.

Çünkü hayat, bize her zaman güvende olacağımızın sözünü vermez. Sevdiğimiz insanların hep yanımızda kalacağını, emeklerimizin karşılığını bulacağını, verdiğimiz değerin aynı ölçüde karşılık göreceğini de garanti etmez.

Buna rağmen yaşamaya devam ederiz.

Belki de insanın en büyük sınavlarından biri budur: Sonunu bilemediği bir yolculukta, bütün belirsizliklere rağmen yürüyebilmek.

Bir de vicdan vardır…

Bazen korkularımız bize geri çekilmemizi söylerken vicdanımız bir başkasının elinden tutmamızı ister. Bazen yeniden incinmekten çekiniriz ama karşımızdaki insanın ihtiyacını görmezden gelemeyiz. Bazen kendimizi korumakla bir başkasına karşı sorumluluğumuzu yerine getirmek arasında kalırız.

Vicdan, her zaman korkumuzu susturmaz; fakat bize yalnızca kendimizi düşünerek yaşayamayacağımızı hatırlatır.

Ve bütün bunların içinde sevgi vardır.

Sevgi, insanı güvenmeye çağırır. Fakat sevginin kendisi de her zaman korkusuz değildir. Sevdiğimizi kaybetmekten, ona bir şey olmasından, bir gün sesini duyamamaktan korkarız. Bazen birinin hayatımızdaki varlığı o kadar kıymetlidir ki onu kaybetme ihtimali bile içimizi ürpertir.

Düşünsenize…

Sevdiklerimizi kaybetmekten ne kadar korkarsak korkalım, hayat bizi bir gün onlarsız kalmanın gerçeğiyle karşılaştırabilir. O zaman acı çekeriz, özleriz, eksiliriz. Belki bir süre hiçbir şey eskisi gibi gelmez.

Ama zamanla yeniden bir sabaha uyanırız.

Yeniden birine gülümser, yeniden birine inanır, yeniden severiz. Hayatımıza başka insanlar, başka duygular, başka umutlar girer.

Bu, kaybettiklerimizi unuttuğumuz anlamına gelmez. Onların yerini başkalarıyla doldurduğumuz da değildir.

Bu, insanın acıyla birlikte yaşamayı öğrendiği ve kalbinin bütün kayıplara rağmen hayata kapı aralayabildiği anlamına gelir.

Demek ki hayat bize korkmamayı öğretmiyor.

Hayat, korkularımıza rağmen yaşamayı öğretiyor.

Belki de güven ile korku arasındaki gerçek bağ tam burada saklıdır. Güven bizi hayata yaklaştırırken korku onun kıymetini hatırlatır. Güven bizi bir başkasına açarken korku sınırlarımızı gözetmemizi sağlar. Biri bizi bağ kurmaya, diğeri o bağların taşıdığı sorumluluğu anlamaya çağırır.

İkisi de ölçüsünü kaybettiğinde bizi yorabilir. Ama yerli yerinde olduklarında, hayatı anlamamıza ve kendimizi tanımamıza yardım ederler.

İnsan ne kadar güçlü görünürse görünsün korkabilir. Ne kadar incinmiş olursa olsun yeniden güvenebilir. Bir daha sevmeyeceğine yemin etse bile bir gün kalbinin başka türlü attığını fark edebilir.

Çünkü yaşamak, bütün riskleri ortadan kaldırmak değildir.

Yaşamak; kaybetme ihtimalini bilerek sevmek, incinme ihtimalini bilerek güvenmek, korkuyu tanıyarak yine de adım atabilmektir.

Belki de insanı hayatta tutan, bu iki zıt gücün birbirini yok etmesi değil, insanın ikisiyle birlikte yaşamayı öğrenmesidir.

Çünkü bazen bizi tehlikeden korkumuz korur; hayata yeniden bağlayan ise güvenmeye ve sevmeye devam edebilme cesaretimizdir.


Selin Alptekin 

Yorumlar

  1. Ne yaparsak yapalım boyumuzdan büyük konuşup güvenmeyecegim diyoruz sonra yine güveniyoruz .Haya böyle .Farkındalık li yazı için kaleminize sağlık

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kaldığımız Yerden Değil, Büyüdüğümüz Yerden…

İnsanın Kumaşı....